High Tech

High-Tech’i belirleyen temel özellikler olarak, metal ve cam malzemeden esnek mekânsal kullanıma olanak verecek biçimde yararlanılması, teknolojinin ağırlıklı etkisiyle strüktürün tüm açıklığıyla sergilenmesi, yapının bir endüstri ürünü görünümü taşıması ve çoğu zaman bitmemiş bir görüntü sergilemesi sayılabilir. Bunun dışında binaların bazı ortak özellikleri göz önüne alınarak çeşitli sınıflandırmalar da yapılmış; yayınlarda, akım ya da yaklaşım olarak değerlendirilemeyecek Slick-Tech, Gotik High-Tech gibi terimler ortaya atılmıştır. Bunlardan Slick-Tech, genellikle yansıtıcı cam ya da metal gibi parlak yüzeyli binalar için kullanılırken, Gotik High-Tech, yaygın High-Tech uygulamalarının tersine kendi içinde bitmiş, hiçbir ekleme yapılamayacak binalar için kullanılmaktadır. Ancak bu tür sınıflandırmalar, genel kabullerden uzak, kişisel değerlendirmeler olarak tanımlanmaktadır.
Yaklaşımın ilkelerini ortaya atanlar, 1920’lerin öncü mimarları gibi “çağın ruhu” kavramının varlığına ve mimarlığın bu ruhu ifade edebilecek ahlaki (etik) bir görevi bulunduğuna inanmışlardır. Bir başka deyişle, mimarlığı endüstri teknolojisinin bir dalı olarak görmüş ve mimari ürünün sanatsal ve simgesel olmasından çok, işlevsel ve yeterli (uygun) olmasını yeğlemişlerdir. Bununla birlikte, High-Tech mimarlık ne tümüyle işlevsel, ne de tümüyle görseldir.

Yapı ve yapım alanındaki teknolojik gelişmeler, yeni yapı sistemleri, yeni yapım teknikleri ve yeni malzeme olanaklarını da beraberinde getirmektedir. Bu çalışmanın amacı High Tech kavramını açıklamak ve High Tech uygulamaların ortak ve temel özelliklerini saptamaktır. High Tech, 1970?li yıllarda İngiltere?de doğmuş ve gelişmiştir. Özellikle İngiliz mimarlardan Richard Rogers, Michael Hopkins, Norman Foster, Nicholas Grimshaw ve Ian Ritchie bu akımın öncüleridir. Uyguladıkları mimari, makine estetiği kavramını ortaya koymak, cam ve çelik gibi endüstri devriminin malzemelerine ağırlık vermektir. Günümüzde bu yapıların yapımının yaygınlaşmasının başlıca nedenleri, taşıyıcı strüktürün, tesisat sistemlerinin değişen teknoloji karşısında kendini yenilemesi, prestij yapılarının anıtsal bir özellik kazanmasıdır. Bu bağlamda, günümüzde giderek artan uygulamalarıyla karşılaştığımız High Tech yapılar kullanıcılara üstün konfor koşulları sağlamakta ve kendini de günün koşullarına kolayca adapte edebilmektedir.

Yapı-kent ilişkisi açısından bakıldığında, tüm High-Tech binalarda geçmişle bağlantı kurma yerine endüstriyel teknolojiye inanç ortak ilkedir..High-Tech binalar kente gelenekselden çok devrimci bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. İdeal High-Tech kentin, Friedman’ın Mekânsal Kent’i (Ville Spatiale; 1950 ), Cook’un Plug-in Ctiy’si ya da Japon Metabolistleri’nin tanımsız kent strüktürleri gibi, soyut her türlü servis mekânını içeren, esnek ve sökülüp takılır bir matris ya da megastrüktür olması düşünülmüşse de, böyle bir proje uygulanmamıştır.

 

Pompidou Centre

 


Yorum yap

Son düzenleyen: admineso Tarih: 02/11/2015.

Bu makale yayınlanmasından bu yana revize edilmemiştir.

Yazıyı oluşturan admineso Tarih: 02/11/2015.

X