Frank Lloyd Wright

 

Frank Lloyd Wright Modern mimarlık tarihinin en önemli kişiliklerinden birisidir.  Son derece basit ve yalın iç mekanlara, düzenli ve geometrik cephelere sahip tasarımlar gerçekleştiren Wright, Organik mimarinin ilkelerini ortaya koymuştur.

ABD’li mimar 1867’de Wisconsin’de dünyaya geldi. Rahip ve müzik öğretmeni William Russell Cary Wright ile öğretmen Anna Lloyd Wright çiftinin üç çocuğundan en büyüğüdür. Babası rahip olarak değişik yerlerde görev yaptığından çocukluğu Rhode Island, Iowa ve Massachusetts gibi babasının görev yaptığı yerlerde geçti. Aile, 1878’de Madison, Wisconsin’e yerleşti. Frank, Madison Lisesi’ne devam etti. Ve 1885’te anne ve babası boşanınca’Frank Lincoln’ olan adını ‘Frank Lloyd‘ olarak değiştirdi. Ailesinin geçim sıkıntısının artması üzerine lise eğitimini yarıda bırakarak Wisconsin Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Dekanı tasarımcı ve mühendis Allan Conover’in yanında yarı zamanlı çalışmaya başladı ve bir yandan da aynı fakültede özel öğrenci olarak teknik resim ve matematik dersleri aldı.

1887’de evden ayrılıp teknik ressam olarak çalışmak üzere Şikago’ya gitti. Ünlü mimar Joseph Lyman Silsbee’nin yanında birkaç ay çalıştı ve konut mimarlığı ile ilgili bilgiler öğrendi. Ardından Adler-Sullivan bürosunda yardımcı mimar olarak işe girdi. Şikago Okulu’nun en ünlü mimarı Louis Sullivan’a bağlı çalışıyordu. Sullivan onun üzerinde büyük etki bıraktı. Mimarinin bir sanat olduğu kadar sosyal bir protesto olduğu düşüncesini aşılayan ve bir binanın biçiminin onun temel işlevine göre ifade edilmesi gerektiğini öğreten Sullivan oldu.

1890’ların sonlarında, Beaux-Arts akımı Avrupa ve Kuzey Amerika’da egemenliğini sürdürürken Frank Lloyd Wriglıt soyut, geometrik formlar inşa ediyordu. Avrupa’da, Wright’ın Art Nouveau’cu çağdaşları süsleme ve strüktür arasındaki ilişkiyle boğuşuyor ama Wright’ın mesleğinin başında keşfetmeye giriştiği karmaşık mekanlar ve kesişen hacimlerle çok daha az ilgileniyorlardı. Shingle üslubundan, bu üslubun yaygın verandalarından ve sundurmalarından olduğu kadar Louis Sullivan’ın hacimlerinin berraklığın dan ve ünik süslemesinden etkilenen Wright, “Prairie” üslubu olarak bilinen kendine has tarzını geliştirdi. “Prairie” yalnızca simgesel bir adı gösterir, çünkü Wright’in evleri neredeyse tamamıyla banliyölerde, görece küçük ve kurallı arsalara inşa edilmiştir. Gerçek çayırların her şeyi saran ufuk çizgileri Wright’ı, banliyö arazisinin sınırları içinde gerçekleşmesi mümkün olmayan bir mekan yanılsaması yaratan abartılı bir yataylığa yöneltmiştir.

Wright, Adler-Sullivan’ın bürosunda 1893’e kadar çalışarak Planlama ve Tasarım bölümü yöneticiliğine geldi. Adler ve Sullivan müstakil evler yapmayı istemiyor, bu tasarımlarla Frank Lloyd Wright’ın ilgilenmesini istiyorlardı. Ev tasarlamadaki başarısı ile öne çıkan Wright, dışarıya da iş yaptığının anlaşılması üzerine 1893’te Adler-Sullivan’daki işinden ayrılıp Oak Park’ta kendi ofisini kurdu. Sullivan ile dargın ayrılmış ve yıllar boyu konuşmamış olsa da hayatı boyunca kendisini saygıyla anmıştır.

Wright’ın kendi atölyesinde 1893-1894’te tasarladığı Winslow Evi çok beğenildi. Winslow Evi’nin başarısı nedeniyle akademik çalışma yapmak üzere altı yıllığına tüm masrafları karşılanarak Paris’e ve Roma’ya gitmek için teklif aldı ama kabul etmedi. Bunun nedenini Eski Yunan ve Roma’ya dönmenin ‘bugün’ün ve ‘doğru’nun tam zıttı olduğunu, modernin ‘buranın’ ve ‘şimdi’nin sorusu olduğunu söyleyerek açıklamıştır.

1914 ile 1936 arasındaki birbirinden farklı eğilimlerin olduğu bir dönemin ardından Wright bütünüyle yeni bir bağlamda tasarım yapmaya yöneldi. Avrupa Modernist akımının, Nazi Almanyasında çalışamayan Walter Gropius, Erich Mendelsohn ve Mies van der Rohe gibi önderleri yeniden Kuzey Amerika üniversitelerine döndü ve buralarda etkin pozisyonlar edindi. Wright, 20. yüzyılın en ünlü evlerinden birini, Şelale Ev’i tasarlayarak Amerikan Modernizmi’nin bu yeni yüzüne uydu. Ev, Wright’ın adlandırdığı gibi, araziye özgü, ya da “organik” mimarlık üzerine bir denemeydi. Doğayla bütünleşen bir mimarlık üzerinde durmasına karşın Wright’ın banliyölere ilişkin ütopik planları tek aileye ayrılan araziyi artırıyor, otomobile bağımlılığı gerektiriyordu; çevresel açıdan yıkıcıydı. Mesleğinin son döneminde Wright’ın tasarımları son derece yoğun fütüristik imgelere yöneldi. New York’taki Guggenheim Müzesi’nin yükselen sarmalı onun mimarlık yolculuğunun son noktası oldu.

 


Yorum yap

Son düzenleyen: Mimarlık Robotu Tarih: 24/10/2018.

  • 24 Ekim 2018 @ 22:20:45 [Otomatik kayıt]
  • 24 Ekim 2018 @ 22:01:26
  • 24 Ekim 2018 @ 21:55:58

Yazıyı oluşturan admineso Tarih: 05/11/2015.

X
X