Ekspresyonism

Ekspresyonist mimarlar modern mimarlığın gelişme aşamalarından geçmişler modern mimarlığın 1920-1930?larda klasikleşen kuralları çerçevesinde eserler verdikten sonra kendi kişiliklerini yansıtan özgün ifadeli eserlere girişmişlerdir.

1970?li yılların sonunda ortaya çıkan yapısal dışavurumculuk eşiğinde olunan teknoloji çağının direk bir sonucuydu. İkinci Dünya Savaşı?nın bitiminden yirmi beş yıl sonra dünya ekonomisinde yeniden bir fazla oluşurken, fabrikalar da ful kapasite çalışmaya başlamıştı. Kâğıt üstünde işlerin iyi gittiği bu dönem daha yüksek binaların yapıldığı ve daha önce mimaride kullanılmayan şekillerin de keşfedildiği bir dönem oldu. Bu akımın önemli özelliklerinden biri de çelik ve camın popülerliği ile binanın ana iskeletinin görünür bırakılmasıydı.

 Ana çizgileri ile incelemeye çalıştığımız ekspresyonist mimari yönelimlerin hepsi rasyonel mimarlığın katı geometriciliği şematizmi ile kesin bir çatışma halinde olup irrasyonel bir tutum içerir. Ekspresyonist yapılar rasyonel, uluslar arası üsluba tezat oluştururken mimariye getirdiği özgünlük, atılganlık, canlılık, dinamizm ve tek defalılık kentlerin monoton görünümünü değiştirdiği gibi onları röper noktası konumuna da getirecektir. Örneğin Sidney Opera Binası, Eyfel Kulesi, yalnızca bulundukları şehirlerin değil bulundukları ülkelerinde simgesi durumundadırlar.

Belli mimarlık öğelerinin ya da tüm yapının biçimlendirilişinde işlevin, yapımın ve gereç kullanımının gerektirmediği biçim bozmaları ve öznel vurgulamalar, mimarlıkta dışavurumcu yaklaşımların kaynağını oluşturur. Hollanda? da I.Dünya Savaşı sırasında Michel de Klerk (1884-1923) ve Pieter Lodewijk Kramer gibi mimarların öncülüğünde Amsterdam Okulu adıyla anılan dışavurumcu bir yaklaşım olmuşsa da, çağdaş mimarlığın biçimsel arayışlarından biri olan Dışavurumculuk, savaşı izleyen yıllarda Almanya?da bir akım niteliği kazanmıştır. Daha sonraları ise, zaman zaman ortaya çıkan bir anlatım biçimi düzeyinde kalmıştır. Alman dışavurumcu mimarlığı savaşın yarattığı bunalıma karşı biçimci bir arayış olarak ortaya çıkmıştır. Max Berg (1870-1947) ve Hans Poelzig?in öncülüğünde başlamış, kısa sürede Was-sili Luckhardt (1889-1972), Cari Georg Heise, Cesar Klein, Adolf Behne, Hermann Hasler, Adolf Meyer (1881-1929), Georg Kolbe gibi dönemin önde gelen mimarlarınca da benimsenmiş, hatta Walter Gropius ve Ludwig Mies van der Rohe gibi akılcı işlevci düşüncelerin temsilcileriyle Peter Behrem gibi çağdaş mimarlığın öncüleri arasında bile geçici yandaşlar bulmuştur. 1919?da Gropius, Taut ve Behne tarafından açılan Tanınmamış Mimarlar Sergisi? nin, mimarlığa, tümüyle sanatçının yaratıcı gücünü öne çıkaran öznel bir işlev yüklediği görülmüştür. Dışavurumcu mimarlar daha çok, gereç kullanımına ağırlık vermişler, tuğla ve fayans kullanarak dış yüzeyleri küçük parçalara böldükleri, iç mekânlarda da sarkıt dikit benzeri öğelerle gölge-ışık oyunları yarattıkları yapıtlar tasarlamışlardır. Dışavurumcu akımın en önemli temsilcisi, dramatik tasarımlarıyla tüm yapıyı bir yontu gibi ele alan Erich Mendelsohn olmuştur. Onun kimi yapılarında geniş cam yüzeyler yapması, ya da Rudolf Steiner?in (1861-1925) Goetheanum adlı okul yapısında betonu, serbest biçimler vererek, üstünü kaplamadan kullanması, dışavurumcu yaklaşımın örnekleri arasında sayılır. Hermann Finsterlin (1887-1973) ve Friedrich Höger (1877-1949) gibi mimarlar da gerek yapıtları, gerek tasarımlarıyla bu akıma katılmışlardır. 1920?lere doğru akılcı işlevci yaklaşımın ağırlık kazanması Dışavurumculuk? un akım olarak sona ermesine neden olmuştur.

 

sydney-opera-house-sydney-new-south-wales-australia-oceania-geography-expressionist-architecture Erich Mendelsohn; Einstein Tower, Potsdam2578ba048ac59dee9631cfbec71f8123

 

 


Yorum yap

Son düzenleyen: admineso Tarih: 02/11/2015.

Bu makale yayınlanmasından bu yana revize edilmemiştir.

Yazıyı oluşturan admineso Tarih: 02/11/2015.

X
X