Ekspresyonizm (Dışavurumculuk)

Ekspresyonizm (Dışavurumculuk)

Okuma Süresi: 2 dak

 

Ekspresyonist mimari 1910-1930 arasında özellikle Almanya’da etkisini göstermiş bir akımdır. İşlevselliği ifadeci bir formla birleştirmek ve alışılmamış form ve yeni malzemelerin kullanımı dışavurumcu mimarinin özellikleridir.

Ekspresyonist mimarlar, modern mimarlığın klasikleşen kuralları çerçevesinde kalmayı reddederek, kendi kişiliklerini yansıtan, özgün ifadelerini vurgulayabilecekleri eserler yaratmayı tercih etmişlerdir. Dışavurumculuk, tasarımda bireyselliğin getirdiği yorumsal zenginliği metheder.

Almanya’da I. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan Ekspresyonist mimarlık, tıpkı ekspresyonist resimde olduğu gibi, çok kesin ve çizgileri belirlenmiş bir üsluba sahip değildir. Ekspresyonist mimarlık genel olarak, tarihten beslenmez, ancak bazı ekspresyonist yapılarda geçmişi yorumlama çabalarına da rastlanır. Temelde Ekspresyonistler’in ana özelliği hiç bir biçimsel önyargı taşımamaları ve daima bireysel yaratıcılık ögesini ön plana çıkarmalarıdır.

İlk Ekspresyonist mimarın Peter Behrens olduğu söylenir. Onun 1908 ve 1913 arasında Berlin’de AEG için yaptığı yapılar akımın başlangıç ürünleri sayılmaktadır. Sonrada, H. Poelzig ve E. Mendelsohn gibi mimarlar da Ekspresyonizme yönelirler. Mendelsohn’un tasarladığı Berlin Postdam’daki Einstein Kulesi (1920) adlı gözlem evi, Ekspresyonizm’in klasik yapıtları arasında gösterilir.

1920’li yıllarda Hollanda’da Ekspresyonizm etkisini göstermeye başlar. Ekspresyonist anlayışı konut yerleşmelerinde uygulayan Hollandalılar arasında en önemli sanatçı Michel de Klerk’dir.

Bruno Taut’un 1914’de Köln’de inşaa ettiği Cam Pavyon’u ve Hans Poelzig’in Berlin’deki Grosse Schauspielhaus tiyatrosunun iç dekorasyonu, Ekspresyonist mimarlığın önemli örneklerindendir. Bauhaus okulunun kurucusu Gropius da, Ekspresyonist mimarlığın erken döneminin temsilcilerinden biri olarak gösterilir.

1970’li yılların sonunda ortaya çıkan yapısal dışavurumculuk ise teknoloji çağının getirdiği kaçınılmaz bir sonuçtu. İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden yirmi beş yıl sonra dünya ekonomisinde yeniden bir hareketlenme oluşurken, fabrikalar da ful kapasite çalışmaya başlamıştı. Kâğıt üstünde işlerin iyi gittiği bu dönem daha yüksek binaların yapıldığı ve daha önce mimaride kullanılmayan şekillerin de keşfedildiği değişik bir dönem oldu. Bu akımın önemli özelliklerinden biri de çelik ve camın popülerliği ile binanın ana iskeletinin görünür bırakılmasıydı.

Ana çizgileri ile incelemeye çalıştığımız ekspresyonist mimari yönelimlerin hepsi rasyonel mimarlığın katı geometriciliği şematizmi ile kesin bir çatışma halinde olup irrasyonel bir tutum içerir. Ekspresyonist yapılar rasyonel, uluslar arası üsluba tezat oluştururken mimariye getirdiği özgünlük, atılganlık, canlılık, dinamizm ve tek defalılık kentlerin monoton görünümünü değiştirdiği gibi onları röper noktası konumuna da getirecektir. Örneğin Sidney Opera Binası, Eyfel Kulesi, yalnızca bulundukları şehirlerin değil bulundukları ülkelerinde simgesi haline gelmiş, ikonik yapılardır.

Belirli mimari öğelerin ya da tüm yapının biçimlendirilişindeki işlevin, yapımın ve gereç kullanımının gerektirmediği biçim bozulmaları ve öznel vurgulamalar, mimarlıkta dışavurumcu yaklaşımların kaynağını oluşturur.

Alman dışavurumcu mimarlığı savaşın yarattığı bunalıma karşı biçimci bir arayış olarak ortaya çıkmıştır. Akım, Max Berg (1870-1947) ve Hans Poelzig’in öncülüğünde başlamış, kısa sürede Wassili Luckhardt (1889-1972), Cari Georg Heise, Cesar Klein, Adolf Behne, Hermann Hasler, Adolf Meyer (1881-1929), Georg Kolbe gibi dönemin önde gelen mimarlarınca da benimsenmiştir.

Walter Gropius ve Ludwig Mies van der Rohe gibi işlevselci düşüncelerin temsilcileriyle, Peter Behrem gibi çağdaş mimarlığın öncüleri arasında bile kendisine geçici yandaşlar bulmuştur. 1919’da Gropius, Taut ve Behne tarafından açılan Tanınmamış Mimarlar Sergisi’nin, mimarlığa, tümüyle sanatçının yaratıcı gücünü öne çıkaran öznel bir işlev yüklediği görülmüştür.

Dışavurumcu mimarlar daha çok, gereç kullanımına ağırlık vermişler, tuğla ve fayans kullanarak dış yüzeyleri küçük parçalara böldükleri, iç mekânlarda da sarkıt dikit benzeri öğelerle gölge-ışık oyunları yarattıkları yapıtlar tasarlamışlardır.

Dışavurumcu akımın en önemli temsilcisi, dramatik tasarımlarıyla tüm yapıyı bir yontu gibi ele alan Erich Mendelsohn olmuştur. Onun kimi yapılarında geniş cam yüzeyler uygulaması, ya da Rudolf Steiner’in (1861-1925) Goetheanum adlı okul yapısında betonu, serbest biçimler vererek, üstünü kaplamadan kullanması, dışavurumcu yaklaşımın önemli örnekleri arasında sayılır.

Hermann Finsterlin (1887-1973) ve Friedrich Höger (1877-1949) gibi mimarlar da gerek yapıtları, gerek tasarımlarıyla bu akıma katılmışlardır. 1920’lere doğru akılcı işlevci yaklaşımın ağırlık kazanması Dışavurumculuğun akım olarak sona ermesine neden olmuştur.


Etiketler:
Bu Wiki'yi Faydalı Buldunuz mu ?
Hayır 0
Okunma: 3
Önceki: Dömi Klasik
Sonraki: Fonksiyonalizm (İşlevselcilik)
X
X