Dekonstrüktivizm

Okuma Süresi: 3 dak

 

Dekonstruktivizm, postmodern mimarinin hemen ardından, 1980’lerin sonlarına doğru ortaya çıkan bir akımdır. Konsept anlamında, yapılmış olanı söküp tekrar birleştirme prensibi üzerine kurulmuştur. Dekonstrüktivizm’in yaratıcısı ve isim babası Derrida, aslında kendi tanımlamasını bir mimari akım olarak ileri sürmemiştir. Dekonstruktivist felsefe ve mimarlık arasındaki bağı Philip Johnson, Mark Wigley ve Peter Eisenman kurmuştur.

Dekonstrüktivizm (yapıbozum) terimini ilk kez New York Times’da tasarım üzerine yazılar yazan Joseph Giovannini kullanmıştır. Dekonstrüktivizm batı metafiziğinin rasyonel yaklaşımını sorgulamaktadır. Bu sorgulama sırasında ise batı metafiziğinin ikili karşıtlıklar üzerine kurulu olduğuna değinir ve dekonstrüksiyon işlemi bu ilişkiyi ortaya çıkarmak ister.

Dekonstruktivist yaklaşım, yapıyı oluşturan mimari unsurların bütünlüğünün parçalanması, yüzeylerle yapılan oyunlar, dış cephe gibi mimari unsurların dik açılı olmayan köşelerle yamultulması ve kaydırılması gibi yöntemlere dayanır. Dekonstrüktivist tarza sahip binalar, yapıya bakanlara belirsizlik ve kargaşa hissi verir. Aslında bu tedirginliğin sebebi yapıların dayanıksız olduklarından değildir. Çünkü yapıların sağlam oldukları zaten bellidir. Fakat alışılmışın dışında bir şekilde düzenlenmiş olanın kabulü asıl zor olandır. Tedirginliğin bitmesi için, önce insan doğasının geleneksel anlayışını ve standart kabullerini değiştirmeyi öğrenmesi gerekmektedir.

Dekonstrüktivist mimarların tümü başlangıçta Fransız filozof Jacques Derrida’nın fikirlerinden etkilenmiştir. Her ne kadar Peter Eisenman ile Jacques Derrida’nın düşünceleri birbirlerine oldukça yakın olsalar da Eisenman’ın mimariye yaklaşımı, tanışmalarından ve dekonstrüktivist olmasından çok önce gelişti. Peter Eisenman’a göre dekonstrüktivizm, radikal şekilciliğe ilgisinin bir uzantısı olarak ele alınmalıdır. Dekonstrüktivizmin bazı uygulayıcıları, konstrüktivizmin geometrik dengesizlikleri ve biçimsel deneylerinden de etkilenmişlerdir.

Dekonstrüktivizm’in en önemli ve bilinen temsilcilerinden biri olan mimar Frank Gehry, akımın temel özellikleri arasında gösterilen eğik, katlanmış ya da orantısız görünümlü dış yüzeyleri sıklıkla kullanmıştır. Birçok mimari akımda olduğu gibi, dekonstruktivist yaklaşım da kendisinden önceki baskın formların reddedilmesi üzerine kurulu bir anlayıştır.

Dekonstrüktivistlere göre günümüzün ileri teknoloji ve makina çağının gerektirdiği üzere, lüzumundan fazla bile sürmüş olan ‘biçim işlevi takip eder’ anlayışının ve malzemeye sadakât gibi kuralları artık bırakmanın zamanı gelmiştir. Aslında dekonstrüktivizm; modern dünyanın belirsizlik, yıkıcılık ve yabancılaşma gibi kavramlarını içeren fenomolojinin işaret ettiği bir tesadüfi dünyayı dışlamak yerine, bütün olumsuzluklarıyla kabul eden bir ‘modernizm’ çeşitidir.

Dekonstrüksiyon sanıldığı gibi yıkım ve erime demek değildir. Gözle görülen dengeli şekiller içerisinde, yapısal problemleri ortaya çıkartarak, yapısal çöküntüye de neden olmamaktadır. Tam tersine dekonstrüksiyon bu yapılara çok uyumlu üniter, dengeli ve durağan değerler kazandırmaktadır. Bu da yapılarda meydana gelen hataları bulmaya çalışan esas görüştür. Dekonstrüktivist mimarlar, binaların yıkımı ile ilgilenen kişi değil, tersine yapılarda meydana çıkan uygunsuz durumları belirleyen kişidir.

Dekonstrüktivistler öncelikle geleneksel mimarinin zemin üzerindeki şekillerini ortaya çıkartıp, bunları tanımlar. Dekonstrüktivist bir projede form kendi kendisini ‘içeriden’ alt üst etmelidir. Ancak bu içten alt-üst olma durumu, fonksiyonu hiç bir şekilde yıkmamaktadır. Dolayısıyla, dekonstrüktivizm bir mimari sapma, eğilme ve bükülmeden çok, kompozisyonu bozma, yıkma eriyip kaybolma veya entegre olmamak olarak da değerlendirilebilir.

Dekonstrüktivizm’i benimseyen mimarlar için mükemmel form, ancak mükemmel olmayan bir sonuca gidebilir. Form ve sonuç ilişkisi, birbirinden ayrılmaz parçalar gibi görülür. Bu çelişkiden kaynaklanan rahatsızlık duygusu aslında forma denge ve kimlik kazandırmak amaçlıdır. Mükemmeliyet, her zaman mükemmel olmamayı doğurur. Aslında dekonstrüktivistlere göre, kusursuzluk da bir kusur olarak değerlendirilmektedir. Bu görüş mimari projelerin formlarının ortaya çıkış sürecinde kendini net olarak göstermektedir. Dekonstrüktivist mimarlar aslında gelenekseli terk etmemiştir. Aksine, gelenekselin ortasında yerleşerek, mimarinin her türlü durumda gelenekselden etkilendiğini göstermiştir ve gelenekselin içindeki bazı sorunları keşfetmek için dekonstrüktivist yaklaşımın şart olduğunu savunmuşlardır.

Dekonstrüktivizm hareketinin tarihinin erken dönemlerinde olan ve de gelişimini etkilemiş önemli üç olay vardır:

– Bunlardan ilki, 1982 yılına ait Parc de la Villette mimari tasarım yarışmasıdır. Özellikle Jacques Derrida ve Peter Eisenman’in tasarımları ile Bernard Tschumi’nin ödül alan tasarımı, dekonstrüktivizm akımına önemli etkileri olmuştur.

– İkinci önemli olay olan Modern Sanatlar Müzesi’nin, 1988’de Philip Johnson ve Mark Wigley tarafından düzenlediği New York Dekonstrüktivist Mimarlığı sergisi, hem bu akımın tanınması hem de bu akımla özdeşleşdirilecek mimarların ortaya çıkması bağlamında dönüm noktası olan etkinliklerden birisidir. Modern Sanatlar Müzesi’nin New York sergisi; Frank Gehry, Daniel Libeskind, Rem Koolhaas, Peter Eisenman, Zaha Hadid, Coop Himmelb(l)au, Paul Pogbave ve Bernard Tschumi tarafından yapılan çalışmaları sergilemiştir. Bu sergiden sonra dekonstrüktivizim akımı ile özdeşleştirilmiş birçok mimar bu kavram ile arasına mesafe koymuştur. Fakat bu terim genel olarak kabul görmüş ve bugünün mimarisinde yaygın kullanılan bir akım olarak kendine yer bulmuştur.

– Bu akıma önemli katkısı olmuş üçüncü olay da ABD’nin Ohio eyaletindeki Columbus şehrinde yer alan ve Peter Eisenman tarafından tasarlanmış Wexner Sanat Merkezi’nin, 1989 yılında tamamlanıp hizmete açılmasıdır.


Etiketler:
Bu Wiki'yi Faydalı Buldunuz mu ?
Hayır 0
Okunma: 3520
Önceki: De Stijl
Sonraki: Dömi Klasik
X
X